İSLAMİYET VE ASRİ MEDENİYET-II (ZİYA GÖKALP)

YAZAN : Prof. Dr. Nurettin ÖZTÜRK

ÖZ: Bir düşünür olarak Ziya Gökalp’ın en önemli sorunsalı, çağdaş uygarlık ile İslam arasındaki ilişkidir. Gökalp’ın bu konudaki görüşleri Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak ve Türkçülüğün Esasları adlı eserleri ile makalelerinde bulunur. İslam’ın modernizm ile ilişkileri Halim Sabit Şibay’ın çıkardığı İslam Mecmuasının da ana teması olmuştur. Bu dergide Gökalp’ın da yazıları çıkmıştır. Bunlardan ikisi, imzasız yayımlandıkları için Gökalp bibliyografyalarında ve düşünürün toplu eserleri arasında yer almaz. Bu çalışmada anılan makaleler hem filolojik hem de tematik açıdan incelendi. Çıkan sonuç şudur: İslamiyet ve Asrî Medeniyet makaleleri dikkate alınmadan Gökalp’ın İslam’a ve çağdaş uygarlığa ilişkin görüşleri tam olarak anlaşılamaz. Çalışmanın sonunda, alan yazınında ilk kez olarak makalelerin yeni harflerle çevirisi ve makalelerin özgün baskısının tıpkıbasımı verilmiştir.


Geçen makalede, Hıristiyanlık, siyasi hükümeti, la-dini (laïque) ve la-mukaddes (profane) addettiği ve her din içtimai inzibatın temini zımnında kendine mensup bir hükümete mutlaka malikiyet mecburiyetinde bulunduğu için mevcut hükümet haricinde bir ruhani hükümet icadına muztar kaldığını göstermiştik. Bu makalede, Hıristiyan cemiyetlerde hükümet-i siyasiyenin bu ruhani hükümetle olan münasebet tarzlarını irae ve sonra da bu tarzları İslam teşkilatıyle mukayese edeceğiz. Bu tarzlar dört nehc (Règime)e irca edilebilir.

1. Papanın velayet-i amme-i mutlakası (papime), bu nehce göre diyani ve siyasi velayet-i ammeler papalık makamında içtima etmiştir. Binaenaleyh bütün piskoposlar gibi ale’l-umum Hıristiyan hükümdarlar da papanın velayet-i ammesine tabidir. Papa 7. Gregoire diyor ki: “papalık makamı ruhani umurun temşiyeti hakkını ihraz etmiş iken, cismani umurun temşiyeti hakkına neden malik olmasın? Cismaniler, belki, hükümdarlığın şerefini, piskoposluğun şerefinden daha yüksek görebilirler. Bunların farkları, menşelerinin iraesiyle meydana çıkar. Hükümdarlık gurur-ı beşeriyetin mahsulüdür. Piskoposluk ise inayet-i ilahiye canibinden tesis olunmuştur.” Bu sözlerin söylenmesinden çok zaman evvel, Saint Ambroise, piskoposluğun faikiyeti altının kurşuna faikiyetiyle mütenasip olduğunu ilan etmişti. Haiz-i velayet makamlardan sadır olan bu beyanat Katolikliğin bu husustaki telakkisini iraeye kâfidir.

2. Sezar’ın papalığı (Cèsaropapie) Rusya’da teessüs etmiş olan bu nehc, hükümdarın aynı zamanda papalık mahiyetini de haiz bulunması demektir. On altıncı asrın nihayetlerinden itibaren Moskova patrikleri Rus piskoposlarına istinad ederek İstanbul Patrikhanesinden kat’-ı alaka etmişlerdi. Bunlar, o zamandan beri iktidar-ı âliyi kendi ellerine almak için temayülat iraesine başladılar. /1034/ Bu teşebbüsler çarlara endişeler ilka etti. Bunun neticesi olarak 1667’de Moskova’da inikad eden bir konsilde Nikon makamından indirildi. Maamafih bu mağlubiyet, Nikon’un haleflerini eski niyeti takipten vazgeçirmedi. Teşebbüsler devam ediyordu, nihayet Deli Petro 1719’da kendisini Rus kilisesinin reisi ilan ederek patriklerin amal-i harisanesine katiyen hitam verdi. Deli Petro, bir sene sonra kiliseyi idare etmek üzere, Saint-Sinod namiyle ve baş piskoposlardan, arhimandritlerden mürekkep bir meclis teşkil etti. Bu meclisin riyaseti çara ait olduğu gibi bütün azalarının tayini hakkı da çara ait idi ve bu meclisin kararları çarın tasdikine iktiran etmeden hiçbir kıymeti haiz olmayacaktı. Binaenaleyh çar badema, itikadata, ibadata, inzibata ait olan bütün umur-ı diyaniyede hâkim-i mutlak oluyordu. Deli Petro’nun tesis ettiği bu nehc, Rusya’da bugüne kadar caridir.

Bu nehc Rusya’da hem umur-ı siyasiyenin hem de umur-ı diyaniyenin selamet-i cereyanını ihlal etti. Çar bir taraftan, siyasi icabat mülahazasıyla, Saint-Sinod’a ahkâm-ı diyaniye hilafında kararlar verdirerek diyanetin esasatını bozduğu gibi, diğer taraftan halkı taht-ı esarette tutmak için en sadık âletleri olan rüesa-yı ruhaniyenin ilkaatiyle siyaseten ve medeniyeten kabulü ilzam olan teceddütleri men ederek içtimai tekâmülü tevkife çalıştı. Maamafih, Hıristiyanlığın müstakil bir hükümetin teşekkülüne mani olan esasatına karşı, halaskâr bir tedbir bulmak lazım geliyordu. İşte Ruslar ancak çarın papalığını kabul etmek suretiyle, müstakil bir devlet tesisini düşünmüşlerdi.

3. Müalefe nehci (Régime des concordats) hükümet-i cismaniye ile hükümet-i ruhaniyenin tarz-ı münasebeti Ortodoksluk âleminde sezaropapi namıyle muzır, fakat devamlı bir suret-i hall bulduğuna mukabil Katoliklik âleminde bu güne kadar keşmekeş halindedir. Papa umur-ı siyasiyede de velayet-i ammeyi haiz olduğunu iddia ediyor, hükümdarlar bunu kabule yanaşamıyorlardı. Çünkü /1035/ diyanet nasıl kendi fevkınde bir kuvvet kabul etmezse, devlet de edemez. Ortodoks âleminde diyanet devlete feda edildi. Katoliklik âleminde ise papa devleti diyanete feda etmek daha doğrusu eski Roma kayserleri gibi Allah’a vekâleten yeryüzünde ahkamü’l-hâkimin kesilmek istiyordu. Hükümdarlar ise kuvvetlerine güvendikleri zaman devletin mahiyet-i asliyesine muhalif olan bu tarz-ı tabiatı reddediyor ve memleketlerindeki piskoposların daire-i selahiyeti hakkında fermanlar ısdar ediyorlardı. Papalar, bu gibi hareketlere karşı hiçbir şey yapamayacaklarını anlayınca hükümdarlarla müzakere etmeye ve mümkün olduğu kadar kendi lehlerinde olmak üzere mualefeler (concordatlar) akdetmeye mecburiyet hissettiler. Fakat hiçbir zaman bu müalefeleri samimi ve daimi olarak yapmıyorlar, müsait bir zamanda papalığın hukuk-ı tammesini iade etmek üzere muvakkaten akdediyorlardı. Hatta bu müalefelerin vahidü’l-canip olduğunu, yani yalnız hükümdarları bağlayıp kiliseyi bağlamadığını açıktan açığa söylüyorlardı. Avrupa tarihi daima değişen, daima iki tarafı mücadeleye sevk eden bu müalefelerle doludur.

4. Devlet ile kilisenin tefriki (La séparation de l’eglise) nihayet, devlet ile kilise arasındaki münasebetlerin müalefe usulüyle devam edemeyeceği Fransa’da katiyen anlaşıldı. Bunun neticesi olarak Fransa parlamentosu bu iki kuvvetin biribirinden tamamen tefrikine karar verdi. Bundan sonra, Fransa’nın resmi dini olmayacak ve kiliselerin de resmi mahiyeti kalmayacak idi. Kiliseler cemiyetler kanunu mucibince teşekkül etmiş hususi cemiyetler idadına geçecekti. Artık devlet tamamiyle la-dini (laïque) oluyor, din ise tamamen la-resmi bir mahiyet alıyordu. Fransa’da husule gelen bu netice, Fransız milleti için gayet vahim bir hastalık olmakla beraber Katolik dininin zaruri bir neticesinden başka bir şey değildi.

Hıristiyanlığın siyasi hükümetle tesadümünden çıkan netice ya sezar-papalık yahut tefrik olabilirdi. Papanın mefkûresi şimdiye kadar yalnız /1036/ Tibet’te realize olabilmiştir. Fakat bu muvaffakiyet de, ancak Çin hükümetinin hilekârane bir tedbirinin mahsulüdür. Hicretin ilk asrında Tibet krallığı Çin’in ve Türkistan’ın büyük bir kısmını zaptetmiş, büyük bir saltanat tesis eylemişti. Çinliler, Dalaylama’yı teşvik ve kuvvayı askeriye ile teyid ederek Tibet’ten kralı ve ümera-yı askeriyeyi kovdurdu. Vakıa o zamandan beri Dalaylama Tibet’te hâkim-i mutlak kaldı.

Fakat Tibet kavmi bu tarz-ı hükümetin neticesi olarak tedenni ede ede bugünkü haline vasıl oldu.

Yukarıki ifadelerden Hıristiyanlığın asri bir devletle itilaf edemediği anlaşıldı. Şimdi de İslamiyet’i bu nokta-i nazardan tedkik edelim.

İslamiyet’e göre devlet ve hukuk dinin dâhilindedir. Ahkâm-ı diniye, kazai ve diyani ahkâm namiyle iki kısımdır. Ahkâm-ı kazaiyenin icra ve tenfizi hakkı halifeye muhavveldir. Ahkâm-ı diyaniyeyi tebliğe muktedir olduğu sabit olan fukahaya müftü namı verilir. Müftüler halifenin velayet-i kazaiyesine tabidirler, fakat ifta ederken halifenin reyine ittiba etmeye mecbur değildirler.

Kadılar halifenin vekili olduklarından ve ona vekâleten icra-i kaza eylediklerinden mesail-i müçtehid-i fihada halifenin tercih ettiği kavil müftabih olmasa da mezahib-i erbaanın fıkıh sınıfından gayrısına mensup olsa da kadılar için mabihi’l-ittiba olur. Çünkü halifenin rey ve iradesi mukzabihtir; mukzabih olan her kavil kanun mahiyetindedir. Fakat müftabih olan her kavil kanun mahiyetinde değildir. Mesela fıkh-ı şafiinin, fıkh-ı malikinin, fıkh-ı hanbelinin birçok müftabih kavilleri vardır ki Şafii, Maliki, Hanbelî mezheplerine mensup müftüler onlara ittibaen ifta ederler. Hâlbuki şimdiye kadar Osmanlı memleketinde kadılar yalnız fıkh-ı hanefiye göre hüküm vermişlerdir. O halde, yalnız fıkh-ı hanefinin kavilleri mukzabih yani kanun mahiyetini haiz olmuş, diğer üç fıkhın kavilleri yalnız müftabih olarak kalmıştır. Bundan başka, vaktiyle Osmanlı hilafeti fıkh-ı hanefiye mensup kütüb-i fetavadan beş adedini mukzabih olarak irae etmiştir ki kadılar onlara göre icra-yı kaza ediyorlardı

/1037/ Fakat Hanefi müftüler bile kütüb-i fetavadan bu beş kitaba inhisar mecburiyetinde değildiler. Mecelle-i ahkâm-ı adliyenin tanzimi de yalnız kadılar için mukzabih ahkâmı irae içindir, yoksa müftülere (işte müftabih ahkâm bundan ibarettir) demek için değildir.

Bu teşrihlerden anlaşılıyor ki müftüler, siyaset ve kaza itibariyle ulu’l-emre yani halifeye tabi oldukları halde, diyani ahkâmın tebliği hususunda suret-i mutlakada hür ve müstakildirler. Çünkü halifenin kazai velayeti varsa da, Katoliklerin (papa) sı, ve Rusların (sezar-papa)sı gibi diyani velayeti yoktur. Maamafih halifede diyani velayet olmadığı gibi müftüde de yoktur. Müftüde yalnız ilmi bir selahiyetin neticesi olarak ifta selahiyeti vardır. Velayet (autorité) ile selahiyet (compétence) arasında büyük fark vardır. Mesela halifenin velayet-i kazaiyesi olduğu için kaza hakkı halifeye münhasırdır, fakat bir müftünün selahiyet-i iftaiyesi, ifta hakkını ona inhisar ettirmez. Çünkü ifta hakkı yoktur, ifta selahiyeti vardır. Müftünün diyani velayete malik bulunması gösteriyor ki halifenin kazai hükümetinden maada müftünün de iftai bir hükümeti yoktur

İslamiyet’te yalnız bir hükümet vardır ki o da halifenin hükümetidir. Bu suretle hem halife hükümet-i kazaiyesinde tamamen müstakildir; hem de müftü tedrisat ve tebligat-ı diyaniyesinde tamamen hür ve müstakildir. Ne kazai ahkâm diyani ahkâmın selamet-i cereyanına manidir, ne de diyani ahkâm kazai ahkâmın selamet-i cereyanını ihlal eder.

Geçen makalelerin birinde kaza ile iftanın içtima edemeyeceğini beyan etmiştik. Bu âdem-i içtima; tıpkı mebuslukla memurluğun içtima edememesi gibidir, fakat görüyoruz ki bu kaidenin birtakım istisnaları vardır. Mesela nazırlar hem mebus hem de memurdur. Bidayet-i meşrutiyette Nezaret Müsteşarlarının da mebuslardan tayini hakkında bir tasavvur vardı. Bu tasavvur kanuniyet iktisap etseydi ikinci bir istisna teşekkül edecekti. Fakat görüyoruz ki bu istisnalar yüksek bir /1038/ tabakaya inhisar ediyor ve sebebi de malumdur: Memurların siyasetle iştigali caiz olmadığı halde nazırların vazifesi zaten siyasetle iştigalden ibarettir. Bu cihetle nazırlarda mebuslukla memurluk vazifeleri içtima edebilir.

Bunun gibi Hazret-i Peygamberde ifta ile kazanın içtimaı mahzurlu olamazdı. Çünkü Hazret-i Peygamber diyani ahkâm ile kazai ahkâmı biribirine karıştırmayacak bir mevkide bulunuyordu, çünkü bu iki sıfattan başka bir de risalet sıfatını haiz bulunuyordu. Bir ifta yahut kazada isabet buyurmadıkları zaman (vahiy) gelerek keyfiyeti tashih ediyordu.

İkinci derecede olmak üzere, ifta ile kaza halifelerde de içtima edebilir. Çünkü halifenin vekili olan kadılar icra-yı kazada halifenin reyine ittiba mecburiyetindedir, kadının esna-yı kazada tabi ve esna-yı iftada hür ve müstakil olması, onu müşkül bir mevkide bırakır. Acaba kadının reyi halifenin reyine muhalif ise ne yolda hareket edecek?

Bu halden, kaza esnasında bir müşkül hadis olmaz. Çünkü kadı, esna-yı kazada kendi reyine göre değil, halifenin reyine göre hükmetmeye mecburdur.

Kadının halifenin reyine göre hüküm verdikten sonra ona muhalif olan kendi reyiyle ifta etmesi garip olmaz mı? Bundan başka kazai ahkâm hıyel-i şeriye namı verilen birtakım zaruret-i hayatiyeyi kabul etmiştir. Kadı bunları fiilen icra ederken, bunların hilafına nasıl fetva verebilir? Yahut nasıl olur da, kadının aynı dakikada, bir şeyi hem caiz, hem de gayr-ı caiz gören iki türlü vicdanı bulunabilir?

Maamafih, bu mahzurları nazar-ı dikkate almak şartıyla, kadı, kendine güvenirse ifta edebilir.

Bir itiraza cevaben der-meyan ettiğimiz bu istitradi sözleri, bitirdikten sonra yine bahsimize gelelim. Yukarıki teşrihlerden anlaşıldı ki İslamiyet, asri bir devletin teşekkülüne mani değil, bilakis, İslami devlet, tamamiyle /1039/ asri bir devlet demektir. Buna itirazen denilebilir ki o halde nasıl olmuş da Hıristiyanlık âleminde asri devletler teşekkül edebilmiştir? Hıristiyanlığın tarihini tedkik edersek görürüz ki ehl-i salip muharebelerinden sonra, İslam maarifiyle istinasa başlayan Avrupa’da yeni bir cereyan husule geldi; bu cereyan İslam medeniyetini ve İslam dinini taklit hareketinden ibaretti. Bu cereyanın gittikçe derinleştiğini ve nihayet, Protestanlık namıyla, Hıristiyanlığın esasat-ı ananeviyesine tamamıyla muhalif yeni bir din suretinde meydana atıldığını görüyoruz. Bu yeni din, ruhbaniyeti, reddediyor, hükümet-i ruhaniye ve cismaniye namlarıyla iki türlü hükümet teşkilini reddediyor, papalığı, konsilleri; Engizisyonları, hâsılı Hıristiyanlıkta İslam teşkilatına mugayir ne kadar müesseseler varsa kâffesini red ve ilga ediyordu. Acaba bu dine, Hıristiyanlığın az çok İslamlaşmış bir şekli nazarıyla bakmakta haklı değil miyiz?

Avrupa’da asri devlet, iptida, Protestan milletlerde teşekkül etti. Meşrutiyet, İngiltere’de zuhur ettiği gibi, ilk milletşahi hükümet, Amerika’da ve ilk harsi devlet, Almanya’da teessüs etti. Irk içtimaiyatçılarına nazaran bu milletlerin ve Đskandinavyalıların faikiyet-i medeniyesi Cerman ve Anglo-sakson ırklarına mensubiyetin bir neticesidir.

Din içtimaiyatçılarına göre ise Latin milletlerin inhitatı Katolik olmalarının Rus milletinin geride kalması Ortodoks olmasının neticesi olduğu gibi, Cerman ve Anglo-Sakson milletlerin tealisi de Katolik an’anatından uzaklaşarak İslam esasatına doğru gitmelerinin mahsulüdür. O halde, Protestanlığın İslamiyet’ten aldığı esasat sayesinde bu tealilere sebep olması, İslamiyet’in en asri ve en ilmi bir din olduğuna tecrübi bir delil olmaz mı? Đşin hakikati böyle olunca, Tanzimatçıların, memleketimizdeki cemaat teşkilatını takliden teşkilat-ı İslami’ye yapmaya kalkışması nasıl tasvip edilebilir? Hıristiyan teşkilatı mahkûm bir cemaat içinde zuhur etmiştir ve yalnız mahkûm cemaatler için elverişli /1040/ olabilir. Hür milletler ve müstakil devletler ancak İslam teşkilatıyla itilaf edebilir: Çünkü İslam teşkilatı müstakil bir devlet yapmak isteyen hür bir ümmet içinde zuhur etmiştir.

KAYNAK 

TÜRKLÜK BİLİMİ ARAŞTIRMALARI
Halim Sabit Şibay’ın çıkardığı İslam Mecmuasında yayınlanan imzasız iki makalenin Ziya Gökalp’a ait olduğu kanıtlanmış, metin tanıtılıp değerlendirilmiş ve incelemenin ardından yeni Türk harflerine çevirisi verilmiştir. Gökalp bibliyografyasına önemli bir katkıdır.