İSLAMİYET VE ASRİ MEDENİYET-I (ZİYA GÖKALP)

YAZAN : Prof. Dr. Nurettin ÖZTÜRK

ÖZ: Bir düşünür olarak Ziya Gökalp’ın en önemli sorunsalı, çağdaş uygarlık ile İslam arasındaki ilişkidir. Gökalp’ın bu konudaki görüşleri Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak ve Türkçülüğün Esasları adlı eserleri ile makalelerinde bulunur. İslam’ın modernizm ile ilişkileri Halim Sabit Şibay’ın çıkardığı İslam Mecmuasının da ana teması olmuştur. Bu dergide Gökalp’ın da yazıları çıkmıştır. Bunlardan ikisi, imzasız yayımlandıkları için Gökalp bibliyografyalarında ve düşünürün toplu eserleri arasında yer almaz. Bu çalışmada anılan makaleler hem filolojik hem de tematik açıdan incelendi. Çıkan sonuç şudur: İslamiyet ve Asrî Medeniyet makaleleri dikkate alınmadan Gökalp’ın İslam’a ve çağdaş uygarlığa ilişkin görüşleri tam olarak anlaşılamaz. Çalışmanın sonunda, alan yazınında ilk kez olarak makalelerin yeni harflerle çevirisi ve makalelerin özgün baskısının tıpkıbasımı verilmiştir.


/1017/ Sabık makalelerimizin birinde İslamiyet’in asri medeniyetle kabil-i itilaf olduğunu iddia etmiştik. Bu davayı ispat için iki muhtelif yol takip olunabilir. Birincisi doğrudan doğruya İslamiyet’in esaslarını asri medeniyetin esaslarıyla karşılaştırmak; ikincisi Hıristiyanlığın asri medeniyetle olan tesadüm yahut telifi Đslamiyet’in lehine mi yoksa aleyhine mi bir hüküm intaç ettiğini aramaktır.

Biz, burada, evvel emirde ikinci tariki takip edeceğiz. Çünkü bu usul, bize, Hıristiyanlığın İslamiyet esaslarından uzak bulundukça asri medeniyetle itilaf edemediğini ancak İslamiyet esaslarına takarrüp sayesinde asri medeniyetle itilafa muvaffak olduğunu ispat edecektir.

Esasen tamamiyle İslamiyet’in umdelerine mübayin olan bir dinin birçok tarihi ve içtimai tecrübelerden sonra muasırlaşmak ve ulum-ı müsbete ile barışmak için İslamiyet esaslarına temessükten başka hiçbir çare görememesi, İslamiyet’in en asri ve en ilmi bir din olduğuna büyük bir delil olmaz mı?

İslamiyet’le Hıristiyanlık arasındaki esaslı mübayenetin ilk sebebi, mahall-i zuhurları olan içtimai muhitlerde aranmalıdır. Hıristiyanlık, kuvvetli bir devlete mahkûm ve istiklal ümidinden mahrum bir cemaat-i tabia içinde zuhur ettiğine mukabil İslamiyet henüz devlet teşkilatına malik olmamakla beraber müstakil bir devlet tesisine müstaid olan hür bir kavim derununda lemeana başlamıştır. Devlet vazife-i sıyanetlerini deruhte ettiği fertleri, ahkâm-ı kazaiyesine itaate icbar sıfatını haiz olan bir velayet-i amme demektir. Hıristiyanlığın zuhuru zamanında Roma devleti ve onun ahkâm-ı kazaiyesi mevcut idi. Hıristiyanlık siyasi bir hükümet teşkilatını hazır bulduğu için, tesis-i hükümet ve temin-i hukuk işlerini umur-ı diniyeden hariç zannetti. (Din başkadır, devlet başka) umdesini şiar ittihaz ederek “Kayser’e ait olanı Kayser’e veriniz, Allah’a ait olanı Allah’a veriniz” gibi kaideler kabul etti. Vakıa bu hareketinden dolayı, Hıristiyanlık, sathi nazarla bakanlar için kazai salahiyetleri tamamiyle hükümete bırakarak, munhasıran diyani iftalar ve ahlaki mev’izelerle iştigal eden bir din suretinde görünebilir

/1018/ Hâlbuki işin mahiyeti katiyen öyle değildir. Hıristiyanlık, hükümet teşkilatını dinin haricinde addetmekle onu la-mukaddes eşya suretine sokuyordu. Onu kendine mal etmemesi, hakir gördüğünden ileri geliyordu. Bu hal, Romalıların ilk Hıristiyanlara gerek milliyeten ve gerek dinen muhalif olmasından neşet etmekle beraber, bu şerait değiştikten sonra da zail olmadı. Çünkü Hıristiyanlık siyasi hükümeti dinden hariç addetmekle beraber yeryüzüne saltanat-ı semaviye (Royaume des cieux) namiyle yeni bir hükümet getiriyordu. Bu suretle, Hıristiyanlık âleminde biri la-mukaddes addolunan bir hükümet-i cismaniyeden diğeri mukaddes itikat edilen bir hükümet-i ruhaniyeden ibaret olmak üzere iki türlü hükümet teşkil etti. Hıristiyanlık zuhur ettiği zaman hazır olarak muntazam bir hükümet teşkilatı mevcut bulunmasaydı, şüphesiz onu kendisi tesise çalışacak ve kendisi tesis ettiği için mukaddes telakki edecekti. Bu hükümet dinin dâhilinde ve mukaddes olduğu için artık yeniden bir hükümet-i ruhaniye teşkiline mecbur olmayacaktı. Binaenaleyh ruhani ve cismani hükümetler namiyle bir ikilik vücuda gelmeyecekti. Nasıl ki İslamiyet bu yolda hareket etti.

Avrupalılar ekseriyetle, Hıristiyanlıkla İslamiyet’i mukayese ettikleri zaman İslamiyet’in ahkâm-ı kazaiyeyi ahkâm-ı diniyeden addetmesini ve devlet teşkilatını dini teşkilatı dâhilinde telakki eylemesini İslamiyet için bir nakisa olarak ileri sürmüşlerdir. Hatta fikirlerini böyle yabancı menbalardan almış olan bazı Müslümanların bile bu suretle düşünebildiği görülüyor. Hâlbuki mesele ta’mik edilince bu halin bir nakisa değil, bir fazilet olduğu tezahür eder.

İslamiyet’e göre, ahkâm-ı diniye bir cinstir ki ahkâm-ı diyaniye, ahkâm-ı ahlakiye, ahkâm-ı kazaiye namlarıyla üç nevi muhtevidir. Bu üç nevi ahkâmın hepsi dinidir, çünkü hepsi mukaddestir. Din, bir ümmette mukaddes tanılan bütün itikatların ve kaidelerin mecmuudur. Bedii ve fenni kaideler la-mukaddes oldukları /1019/ için dinin haricindedirler. İslamiyet, diyani ahkâm gibi ahlaki ve hukuki kaideleri de mukaddes telakki ediyor. Bu telakki, ahlak ile hukukun intifacılık, tarihi maddecilik içtimai mukavele nazariyeleriyle izahına manidir. Bilakis fevka’l-fert, mukaddes ve berati (transcendental) bir mahiyet isnat eder. Bu günkü içtimaiyat ilmi, Đslamiyet’in bu telakkisini tamamiyle tasdik ve te’kid ediyor.

İslamiyet, mukaddes mahiyetini haiz olan bütün ahkâmı (din) namı altında toplamakla beraber bunları üç neve ayırıyor. Ve her nevin ayrı bir kuvve-i müeyyideye malik olduğunu gösteriyor. Diyani ahkâmın kuvve-i müeyyidesi uhrevi kazai ahkâmın kuvve-i müeyyidesi mahkemevi olduğu gibi ahlaki kaidelerin kuvve-i müeyyidesi de örftür. Ve emri bi’s-sarf emrini veren, marufu emrediniz münkeri nehyediniz buyuran İslamiyet’e göre, ahlaki kaidelerin miyarı örf, yani efkâr-ı ammedir. Bu günkü içtimaiyat ilmi de birçok tahkikler neticesinde, bu esasları kabul etmekten başka bir şey yapmamıştır.

Hıristiyanlık, ruhani bir hükümetin lüzumuna kail olduğu zaman bunu bir istiareli tabir olarak telakki etmemişti. Bu, ruhani olmakla beraber yalnız manevi bir kuvve-i müeyyideye malikiyetle iktifa etmeyecekti, maddi bir kuvve-i müeyyideye de malik olacaktı. İslamiyet, ahrette bir mahkeme-i kübranın mevcudiyetine ve ef’alimizin diyani cihetlerinin orada hesabı görüleceğine kaildir.

İşte Hıristiyanlık hükümeti-i ruhaniyesine maddi bir kuvve-i müeyyide vermek için o uhrevi mahkemeyi dünyaya getirmeye kadar ileri gitti. Ve kurun-ı vusta tarihinde “engizisyon” namıyla maruf olan ruhani mahkemeleri tesis etti.

İslamiyet’te (şeriat zahire hükmeder) düsturu maruftur. Hâlbuki bu ruhani mahkemeler fertlerin umur-ı batına-i vicdaniyesine kadar infaz-ı tecessüs ediyor, herkesin derece-i imanını ölçmeye çalışıyordu. Hükümeti ruhaniye yalnız bu /1020/ mahkemelerden ibaret değildi. Konsil namıyla diyani kanunlar yapan parlamentoları Droit canonique namıyle bu parlamentoların yapmış olduğu diyani kanunları mevcuttu.

Siyaset, ameli adamların tecrübe ile idrak ettikleri milli duygulara istinat ettiği için, siyasi meselelerde (ekseriyetin hâkimiyeti) doğru bir esas olabilir. Çünkü bu gibi meselelerde ekseriya tecrübeli cahillerin tecrübesiz âlimlerden daha ziyade musip reyler beyan ettiği görülmüştür. Binaenaleyh, âlimlerin az, cahillerin çok olması siyasette ekseriyetin hâkimiyeti kaidesine münafi olmaz. Diyani işlere gelince bu tamamiyle, bir ilim ve ihtisas işidir. Binaenaleyh diyani meselelerin konsil namı verilen meşveret meclislerinde müzakere edilerek ekseriyetle karar verilmesi ve herkesin bu kararı muta’ tanımaya mecbur tutulması caiz değildir.

Đlmi meselelerde olduğu gibi diyani meselelerde de ekseriyetin reyi muta’ olamaz. Çünkü ekseriyet siyasi meselelerde hem az hata eder. Hem de bu hatadan büyük bir mahzur çıkmaz. Hâlbuki diyani meselelerde hem çok defalar hata eder, hem de bu hata selamet-i uhreviyeye taalluk ettiği cihetle gayet tehlikelidir.

İşte buna binaen İslamiyet, konsil suretinde hiçbir içtima akdetmemiş, hiçbir itikat yahut ibadeti kanun teklif eder gibi ekseriyetin reyiyle tesis etmemiştir. Mamafih konsiller yalnız, kanun tarzında itikatlar ve ayinler teklifiyle iktifa etmiyor, cezası mahkeme-i ruz-ı cezaya ait olan umur-ı batına için dünyevi cezalar tayin eden diyani kanunlar da yapıyordu.

Ruhani velayet-i amme, konsil meclisi ile papalık makamında bulunduğundan konsil müçtemi olmadığı zamanlar papanın emirleri de diyani kanunlar mahiyetindeydi. Çünkü papanın içtihadı da konsilün kararı gibi la-yuhti idi. İşte İslamiyet’te (içtihat içtihadı nakzetmez) düsturunun mahiyeti bu halin mukayesesi ile daha iyi anlaşılır. Hıristiyanlıkta konsilün içtihadıyle papanın içtihadı bütün /1021/ âlimlerin içtihatlarını nakzeder. Hâlbuki İslamiyet’te hiçbir makamın fetvası müftülerin kendi kanaatlerine muvafık fetva vermelerine mani olamaz. (istefete nefsike ve in iftake ilah) hadis-i şerifi İslamiyet’te hürriyet-i içtihadın ne kadar vasi olduğunu gösteriyor.

İçtihat içtihattı nakzetmez kaidesi “kaza kazayı nakzetmez” manasına değildir. Çünkü kaza kazayı nakzeder, fakat ifta iftayı nakzedemez. Meclis-i tedkikat-ı şeriye mehakim-i şeriyenin kazasını nakzettiği gibi kadılar, halifenin vekilleri olduğu için halife mesail-i müçtehid-i fihada hangi kavil ile amel edilmesini buyurursa kadılar onunla amel etmeye mecburdur. Fakat İslamiyet’te müftüler böyle kuyut dairesinde iftaya mecbur değildirler. Hıristiyanlıkta ise bütün müftüler, konsil meclisinin yahut papanın iftası dairesinde fetva vermeye diyanen mecburdurlar.

Ortodoks şubesinde de Saint Sinot Meclisi’nin kararları böyle bir velayet-i iftayı haizdir. İslamiyet’te şerait-i iftayı haiz olan her fert salahiyet-i iftaya maliktir. Fakat hasbe’l-mevki, velayet-i iftayı haiz hiçbir fert yoktur. Velayet-i iftayı haiz olan yalnız vahiydir.

İslamiyet’in ahkâm-ı kazaiyeyi ahkâm-ı diniyeden addetmesi ve devleti mukaddes görmesi, bir nakisa olmayıp, bilakis fazilettir. Çünkü Đslamiyet hükümeti la-mukaddes, kazayı la-dini görseydi Hıristiyanlık gibi bir hükümet-i ruhaniye ibdaına mecbur olacaktı. İslamiyet Hıristiyanlık gibi hareket etmediği içindir ki konsil, Saint Sinot, papalık gibi ruhani velayet-i ammeye yahut velayet-i iftaya malik teşkilatlar, engizisyon işkencegâhları gibi mahkemeler; kanonik hukuk suretinde diyani kanunlar tesis etmedi. Rehbaniyet gibi tabiatın ve hayatın kanunlarına menafi müesseseler icat etmedi. Bilakis devleti, kanunu, mahkemeyi mukaddes telakki ettiği içindir ki ululemre itaat müminler arasında hakiki uhuvvet ve teavün, cihat yolunda istihkar-ı hayat ve menfaat /1022/ ve başkalarının içtihadına müsaafe ve hürmet gibi bir cemiyetin devam-ı intizamını kâfil seciyeleri, bütün efradında cibilli hasletler hâlinde tekvin etti. Gelecek makalede Hıristiyanlıkta ruhani hükümetle cismani hükümetin münasebet tarzlarını ve bu tarzların İslam nehciyle olan farkını irae edeceğiz.

KAYNAK 

TÜRKLÜK BİLİMİ ARAŞTIRMALARI
Halim Sabit Şibay’ın çıkardığı İslam Mecmuasında yayınlanan imzasız iki makalenin Ziya Gökalp’a ait olduğu kanıtlanmış, metin tanıtılıp değerlendirilmiş ve incelemenin ardından yeni Türk harflerine çevirisi verilmiştir. Gökalp bibliyografyasına önemli bir katkıdır.